• Video
  • mp3
  • Flash ve slayt
  • İletişim
  • Önce selam,
    sonra kelam.

    Lezzetleri acılaştırıp yok eden ölümü çok anınız.

    Hesaba çekilmeden evvel kendinizi hesaba çekiniz.

    Sabır, başarının anahtarıdır.

    Dua müminin silahıdır.

    İlmin afeti unutmaktır.

    Temizlik imanın yarısıdır.

    Helal peşinde koşmak cihaddır.

    Cennet cömertler yurdudur.

    New Page 2

Sünnet Nedir?

Sünnet, kelime olarak yol demektir. Bu tâbir iyi yol için de kullanılır, kötü yol için de. Nitekim, bizzat Hz. Peygamber (sas), kelimeyi bu mânada kullanmıştır. "Kim iyi bir yol açarsa... Kim de kötü bir yol açarsa..." hadîsinde böyledir.

Konumuz açısından sünnet, Hz. Peygamber (sas)'ın yoludur. Bu yol, onunla ilgili olarak bize intikal eden rivayetlerle ortaya çıkar. Bu rivayetler ya sözlerini, ya fiillerini, ya da ahvalini, etvarını ve şemâilini bildirir. Bunların hepsi sünnettir. Muhaddis, fakih veya usulcü oluşuna göre âlimlerin sünnet anlayışları az çok farklılıklar arzederse de burada o teferruata girmeyeceğiz. Ancak şu kadarını belirtmekte fayda var: Bâzı muhaddisler, "hadîs"le "sünnet" kelimelerini farklı kullanmışlardır: Bunlara göre, hadîs Resûlullah (
sas)'ın sözüdür; sünnet ise fiilleridir. Ancak büyük çoğunluk hadîs ve sünnet kelimelerini müterâdif (eş anlamlı) olarak kullanır. Sünnet deyince, söz, fiil, takrir (yanında yapıldığı veya söylendiği halde sükût ederek zımnen kabul ettiği) hepsini kasteder. Biz de burada, sünnet kelimesini bu geniş mânasıyla kullanacağız. Sünnet ve hadîs yerine "haber", "eser", "rivâyet" gibi başka kelimelerin de kullanıldığını bilmekte fayda var.

Sünnete müracaat Kur'ân'ın Emridir:

Kur'ân-ı Kerîm açısından, sünnet, İslâm Dinî'nin vazgeçilmesi, ihmal edilmesi mümkün olmayan fevkalâde ehemmiyetli bir kaynağıdır. Pek çok âyette Cenâb-ı Hakk sünnet'in ehemmiyetini dile getirerek, mü'minlerin sünnet'e başvurmasını, Kur'ân'la birlikte sünnet'i de göz önüne almasını emreder. Bu âyetlerden bâzılarını kaydediyoruz:

* Şu âyette sünnette gelen emirlere itaatten başka, ihtilafların hallinde sünnete de başvurulması emredilmektedir: "Ey imân edenler! Allah'a itaat edin Peygambere ve sizden buyruk sâhibi olanlara itaat edin. Eğer bir şeyde ihtilafa düşer anlaşamazsanız -Allah'a ve ahiret gününe inanmışsanız- o meselenin hallini Allah'a ve Peygamber'e bırakın. Bu hayırlı ve netîce itibariyle en iyi yoldur" (Nisa: 4/59)

* Şu âyette, Sünnet'in bulacağı çözüme gönül hoşluğuyla uyulması "imanın şartı" ilan edilmektedir:

"Biz her peygamberi ancak Allah'ın izniyle itaat olunması için gönderdik... Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem tayin edip, sonra da senin verdiğin hükmü, içlerinde bir sıkıntı duymadan (yani tam bir memnuniyetle) olduğu gibi kabul etmedikçe inanmış olmazlar" (Nisa: 4/64-65).

Şu âyet, Sünnet'e uymayı, Kur'ân'a uyma ayarında ilan etmektedir:

"Peygamber'e itaat eden Allah'a itaat etmiş olur" (Nisâ: 4/80).

* Şu âyet, Sünnet'in açıklık kazandırdığı bir meseleye başka bir açıklık getirmeyi şiddetle yasaklar: "Allah ve Peygamberi bir şeye hükmettiği zaman, inanan erkek ve kadına artık, işlerinde başka yolu seçmek yaraşmaz. Allah'a ve Peygambere baş kaldıran şüphesiz apaçık bir şekilde sapmış olur" (Ahzâb, 36).

* Şu âyet, Sünnet'e muhâlefet edenlerin mâruz kalacağı fitneyi haber verir:

"O'nun buyruğuna aykırı hareket edenler, başlarına bir belanın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar" (Nur: 24/63).

* Şu âyet, mü'minin en büyük ideali olan "Allah'ın sevgisine mazhar olma"yı Sünnet'e uyma şartına bağlar:

"(Ey Resulüm, mü'minlere şöyle) söyle: Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun, ta ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin" (Âl-i İmrân: 3/31).

* Şu âyet, her hususta en güzel örneğin Sünnet'te mevcut olduğunu belirtir:

"Ey imân edenler, andolsun ki, sizin için Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için Resûlullah'ta en güzel örnek vardır" (Ahzâb: 33/21).
 

Bütün bu tariflerden anladığımız hususları şu üç kısma irca’ edebiliriz:

a. Kavlî Sünnet

Sünnet, Allah Resûlü’nün (s.a.s) mübarek sözleridir; yani sünnetin bir bölümünü O’nun nurlu sözleri teşkil eder ki, bunlar, Kur’ân’da yer almayan, fakat bütün fukahâca fıkıh kitablarına alınıp, pek çok hükme esas kabul edilen O’na ait nurefşan beyanlardır ki, misal olarak şunları zikredebiliriz:

a. Efendimiz (s.a.s): لا وصية لوارث “Varise vasiyet yoktur”[1] buyururlar. Yani, miras bırakan kimse, kendisine vâris olacak biri için mirasından vasiyette bulunamaz; şu vakfa veya bu hayır müessesesine vasiyette bulunabilir ama ayrıca kendi mirasçısına mirasından vasiyette bulunup da, “mirasımın şu kadarı ona verilsin” diyemez.

b. Yine, usûl-i fıkıhta, fıkhın prensipleri arasında yer alan bir başka mübarek sözlerinde Efendimiz (s.a.s): لا ضَرر ولا ضِرار “Zarar verme ve zarara zararla mukabele etme yoktur”[2] buyurmuşlardır. Yani, kimseye zarar verilemeyeceği gibi, birine zarar veren kişiye de zararla mukabele edilemez.

c. Allah Resûlü’nün bir diğer mübarek sözlerinde ise şöyle buyurulmaktadır: فيما سقت السماء والعيون العُشر، وما سقي بالنضح نصف العُشر “Yağmurların ve akarsuların suladığı arazide öşür (onda bir), hayvanlar ile sulanan arazide öşrün yarısı (yirmide bir) zekât vardır.”[3]

d. “Deniz suyuyla abdest alabilir miyim?” diye soran bir sahâbisine Allah Resûlü, dünya kadar fetvalara esas teşkîl edecek şu mübarek sözüyle karşılık verir: هو الطَّهور ماؤه الحِلُّ ميتته “Onun suyu temiz, ölüsü de helâldir.”[4]

b. Fiilî Sünnet

Resûl-ü Ekrem (s.a.s)’in davranışları ve hareketleriyle ortaya koyduğu sünnetdir ki, Kur’ân’da sarihen zikredilme­miştir. Mesela; Kur’an-ı Kerim’de namaz emredilmiş olduğu ve bazı yerlerinde “rükû edin, secde edin” gibi emirler bu­lunduğu; hattâ umumi bazı vakitler zikredildiği halde, kesin olarak hangi vakitlerde ve kaç defa namaz kılınacağı.. na­mazın nasıl eda edileceği.. onun farzları, vacibleri.. ve nelerin namazı bozduğu açıklanmamıştır. Bütün bu hususlarda, sün­neti nazara veren Efendimiz (s.a.s): صلوا كما رأيتموني أصلي “Beni, nasıl namaz kılıyor görüyorsanız, siz de öyle kılın”[5] buyu­rarak, sünnetin husûsî teşrî’ine işaret etmişlerdir. Yine, me­nâsik-i hacc mevzuundaki; pek çok âlimler bile bu hususda yanılırlar. Ve yanılmışlardır da. Hattâ, hac menasikine dair risaleler yazan âlimler dahi onu delilsiz, rehbersiz yerine getirememişlerdir. Hatta Hz. İmamu’l-Hümam’ın bile bu hususla alâkalı bir menkîbesini naklederler.. İşte, oldukça karışık haccın menâsiki de, tıpkı namaz gibi, yine Efendimiz’in uygulamalarıyla belirlenmiştir.

c. Takrirî Sünnet

Resûlullah (s.a.s), ashâbında gördüğü bazı hoşuna gitmeyen davranışları usûlünce tenkid buyururlardı. Meselâ minbere çıkar ve isim tasrih etmeden, perdeyi yırtmadan: “Cemaate ne oluyor ki, falan şöyle yapıyor?!”[6] diye ikaz ve tembihde bulunurlardı. Şahsına karşı yapılan kötü muamelelerde son derece müsamahakâr olmasına rağmen, hakkın çiğnendiği yerde: -Âişe Validemiz’in ifadeleriyle-“Kükremiş arslan gibi, ihkak-ı hak edinceye kadar kendisini durdurmak mümkün olmazdı.”[7] Bu arada, Efendimiz (s.a.s), bazen de gördüğü davranışları menetmez ve sükûtuyla onları tasvip buyururlardı ki, bu da sünnetin takrirî kısmını teşkil etmektedir.

a. Meselâ; bir defasında iki sahâbi sahrada su bulama­dılar ve teyemmümle namaz kıldılar. Bunlardan biri, daha sonra aynı namaz vakti içinde su buldu ve abdest alıp, yeni­den namaz kıldı.. diğeri namazını iade etmedi. Sonra ikisi de gelip, durumu Resûlullah (s.a.s)’a anlattılar. Allah Resûlü: “Suyu bulduğum halde, ben namazı iade etmedim” diyene: أصبت السنة “Tam sünnete göre hareket ettin”; “suyu bulunca, abdest alıp, namazı iade ettim” diyene de: لك الأجر مرتين “Sana da iki mükafat var”[8] buyurdular. İşte bu, takrirî sünnete girmektedir.

b. Yine, Allah Resûlü (s.a.s) Benû Kureyza’yı te’dibe giderken: “Acele edin, namazı orada kılacağız” buyurdular. “Acele” sözünden bazı sahabî: “Allah Resûlü (s.a.s), acele edip Kureyzaoğulları yurduna varmamızı ve namazı orada kılmamızı istiyor” manâsını çıkarıp, hemen yola çıktılar ve namazı orada kıldılar. Diğer bir kısım sahabî ise, “Hayır, Allah Resûlü (s.a.s), acele etmemizi istiyor; yoksa namazı burada da kılabiliriz” mânâsını çıkararak, namazlarını kılıp da gittiler[9]. Mesele Allah Resûlü’ne (s.a.s) götürüldüğünde, her iki grubun yaptığını da tasvib buyurdular. İşte, bu ve benzeri hâdiseler de takrirî sünnete misâl olarak zikredilirler.

 



[1] İbn Mâce, Vesâyâ, 6; Tirmizi, Vesâyâ, 5
[2] Müsned, 1/313.
[3] Tirmizî, Zekât, 14; Buhârî, Zekât, 55.
[4] Ebû Dâvûd, Tahâre, 41;Tirmizi, Tahâre, 52; İbn Mâce, Tahâre, 38; Nesâî, Tahâre, 47
[5] Buhârî, Ezân, 18; Müsned, 5/53.
[6] Buhârî, Salât, 70; Müslim, Nikah, 5.
[7] Buhârî, Hudûd, 10.
[8] Dârimî, Tahâre 65; Ebû Dâvûd, Tahâre, 126.
[9] Buhârî; Meğâzî, 30, Havf, 5.
 

 

Ana Sayfa Forum Radyo Kuran İletişim